Yeşil Başkentlerin birincisi STOKHOLM

Sıradan günlük sohbetlerimizde, hayat standartlarının yüksekliği, sarışın ırk özellikleri,  mavi gözleri ya da Vikingler gibi renkli tarihsel mitleri hakkında pek çok şey duyup, konuşsak da “Nordik”lerin diyarı İskandinavya ülkelerine daha önce hiç yolum düşmemişti, düşürmek de öncelikli rotalarım arasında değildi. Ta ki bir arkadaşım sayesinde (tekrar teşekkürler Funda!) THY’nin yaptığı bilet promosyonundan haberdar olana kadar. Baharın en güzel zamanı Mayıs başı için 240 TL.ye gidiş-dönüş Stokholm biletini cebe atınca tatlı bir heyecan sardı beni ve internette ne bulduysam okudum. Kentin refah seviyesini gözler önüne seren ve İstanbullu bu garip Şehir Plancısının ancak hayallerini süsleyen bazı detayları da burada kısaca özetleyeyim;

Yıllık 1 milyonun üzerindeki turist sayısıyla İskandinavya’nın en çok ziyaretçi alan kenti ünvanını taşıyan Başkent Stockholm, 2 milyon nüfuslu, refah seviyesi oldukça yüksek bir kent. Kent merkezi çok sayıda köprüyle birbirine bağlanan 14 adacık üzerine yerleşmiş, dolayısıyla kentin %35’i su kanallarından, %30’u yeşil alanlardan oluşuyor, yerleşime açık alan ise sadece %35. Şehirde ağır sanayi yok, ileri teknoloji ve hizmet sektörü yaygın. Bu nedenle dünyanın en temiz metropollerinden biri ve 2010 da Avrupa Yeşil Başkent ödülüne layık görülen ilk şehir. Temiz suyun korunması için belirlenen standartlar, yenilikçi atık sistemleri, gürültü kirliliğinin azaltılması için alınan etkili önlemler, nüfusun %95’inin 300 metreden daha kısa mesafede bir yeşil alana veya su kenarına ulaşabiliyor olması gibi unsurlar, bu ödülde önemli rol oynayan başlıklardan birkaçı olarak sayılabilir.

Örneğin Şehrin güneyindeki Eko-yerleşim Hammarby Sjöstad, eskiden fabrikaların yoğun olduğu, sanayi ve liman bölgesi iken 2004 olimpiyatları nedeniyle Belediye, yatırımcılar ve çeşitli çevre örgütlerince başlatılan kentsel dönüşüm projesinin başarı ile uygulanması sonucunda bambaşka bir çehreye bürünmüş.

Stokholm’de 2007’de kentin tüm noktalarında araç plakalarını tanıyan ve trafik sıkışıklığını kontrol eden bir sistem oluşturulmuş. Bu sayede trafik yönetim merkezi, mevcut trafik durumu hakkında sürekli bilgi yayını yapmakta olduğundan, buna rağmen sıkışıklığın olduğu bir bölgeye giren araçlar belli oranda “trafik sıkışıklığı cezası” ödüyormuş. Satılan her 3 araçtan biri çevreye olan zararı azaltılmış araç statüsünde. Öte yandan beni kalbimden vuran bir nokta da sabah işe-okula gitmek için yola çıkanların %75’inin toplu taşımayı tercih ediyor oluşu.

Şehirde musluktan akan su içilebiliyor. Isınma için gerekli enerjinin %80’i yenilenebilir yakıttan sağlanıyor. Tüm kentin ısıtma ve soğutma sistemi 4 büyük merkezden tüm kente yayılan bir sistem altyapısı ile sağlanıyor.

Dip not: 2010 yılından bu yana her yıl Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen yarışmada, yüksek çevresel standartlara ulaşmış, çevresel iyileştirme ve sürdürülebilir kalkınma konusunda iddialı hedeflere sahip örnek teşkil edebilecek bir kente “Avrupa Yeşil Başkenti” unvanı verilmekte, sonraki yıllarda bu ödülü alan diğer şehirler şu linkten görülebilir.

Adalar kenti Stokholm:  Şehrin genel yapısını ve ambiyansını kabaca öğrendikten sonra, merak daha da yükseldi tabiii, gezimizin günlük rotasını ve içeriğini biraz netleştirmek adına turist gözü ile de Stokholm’un semtlerini inceleyeyim dedim; Kentin adacıklar ve kanallara yayılmış olması nedeniyle, Türkçe seyahat sitelerinde “Kuzeyin Venediği” sıfatı çok kullanılıyor, ama içinde su kanalları barındıran her şehre yapıştırılan bu klişeyi pek sevmiyorum, her kentin ruhu bambaşka…

Gamla Stan Stokholm’un tarihi merkezi, 1200’lü yıllardan beri yerleşimin olduğu merkez ada; tarihi yapıları, dar sokakları ile biraz Akdeniz havasında, Kraliyet Sarayı binaları, Nobel Müzesi ve Katedral’in burada olması ile kentin en turistik kısmı diyebiliriz. Hediyelik eşya dükkânları, tasarım mağazaları,  butikler, dondurmacılar, cafeler, pub’lar, akşam geç saatlere kadar Gamla Stan sokaklarının cıvıl cıvıl olmasını sağlıyor.

Djurgarden eskiden Kraliyet Av alanı olarak kullanılan ve üzerinde hiç yerleşim olmayan, tamamı müzeler, akvaryum, eğlence parkları, cafeler, park ve açık alanlardan oluşan kentin tam da göbeğinde büyükçe bir ada. Adanın bir bölümü hertürlü rekreatif aktiviteye açık olarak Ulusal Kraliyet Parkı statüsünde. Yürüyerek, tramvayla, feribotla veya otobüsle her şekilde ulaşmak kolay. Hem turistlerin, hem her yaştan kent sakininin en popüler uğrak noktası. Ev sahipliği yaptığı müzelerin belli başlıları: Vasa Müzesi, Skansen Açık Hava Müzesi, ABBA Müzesi, Nordiska (İskandinavya) Müzesi.

 120 YILLIK AÇIK HAVA MÜZESİ SKANSEN:Dünyanın en eski açık hava müzesi olan Skansen 1891’de dönemi için öncü sayılabilecek “çevreyi bozmadan koruma” anlayışı ile kurulmuş. Müzede; hayvanat bahçesi, parklar ve kafelerin yanısıra, bulundukları bölgelerden getirilerek özenle yerleştirilmiş 18, 19 ve 20. yüzyıllara ait İsveç evleri bulunuyor, bu evlerin bir kısmında, dönemin geleneksel folklorik İsveç kıyafetlerini giymiş kadınlar ve erkekler, dönemin yaşam şekliyle ilgili bilgi veriyor, gösteri ve uygulamalar yapıyor. 18. yüzyıla ait tahta kilisede ise hala düğün törenleri yapılıyormuş. Müzenin hayvanat bahçesi kısmında; ren geyiği, fok, tavus kuşu gibi birçok hayvan, kafesler ve çitler olmadan doğal ortamında yaşıyor. Özellikle çocukların ilgi gösterdiği Skansen’in bu bölümünde, yavru hayvanları sevmek de mümkün.

VASA MÜZESİ: İsveç’in hatta tüm İskandinavya’nın en çok turist çeken müzesi olan Vasa, gerçek bir Viking gemisine tüm görkemiyle tanık olmak adına denizcilikle ilgisi olmayanların bile ilgisini çekecek bir müze. Vasa, 16. yy.da kralın emri ile dönemin en güçlü ve en büyük savaş gemisi olarak inşa edilmiş ama 1628 yılında suya indirildikten hemen sonra 1 mil bile yol alamadan teknik sorunlar nedeniyle sulara gömülmüş. İsveçliler yıllar boyunca tutku ve azimle onu çıkarmak için birçok girişimde bulunsa da talihsiz gemi ve mürettebatından geriye kalanların deniz yüzeyinin 35 metre altında gömüldüğü çamurdan çıkarabilmesi ancak 1960’lı yıllarda mümkün olabilmiş ve 24 Nisan 1961 tarihinde Vasa gemisi batışından tam 333 yıl sonra tekrar güneş ışığına kavuşmuş.  Geminin ahşap parçaları yap-bozun parçaları misali birleştirilerek ve yıllarca özel kimyasal işlemlerden geçirilerek korunabilmiş, nihayetinde 1990 yılında özel olarak inşa edilen bu müze binası içinde sergilenmeye başlamış.

 “Vasa battığında, zaman donmuştu. 1961’de kurtarılan şey, 17. yüzyılın el değmemiş bir parçasıydı. Kurtarılmış olan binlerce maddenin her birinin bir hikâyesi vardır. Bunların arasında tayfaların kemikleri, eşyaları ve gemi ekipmanları bulunmaktadır. Vasa’nın altındaki çamur ve balçığın arasında, felaket anında çekilmemiş olan 6 yelken bulundu. Bu yelkenler, dünyadaki en eski varlığını sürdüren yelkenlerdi ve korunma öncesinde örümcek ağı kadar ince bir görünümdeydiler. Bulunanlar üzerindeki araştırmalar halen sürmektedir. Müzenin sergisinde, geçmiş zamanı ve o devrin insanlarını yaşama geri getiren birçok eşsiz madde sergilenmektedir.”

Norrmalm mahallesi için kentin kalbi diyebiliriz, Kuzey kısımları iskan bölgesi olsa da adanın güney kısmı, Tren, metro ve deniz ulaşımının ana istasyonları ile büyük alışveriş merkezleri, oteller, restoranlar, büyük iş merkezlerini barındıran işlek bir kent merkezi niteliğinde. Ana istasyon olan “T Centralen”  metro istasyonuna uğramadan kenti gezmek neredeyse imkansız.

Östermalm Şehrin lüks semti olarak biliniyor, Tasarım dükkânları, meşhur markalar, şıklık zarafet ve şehrin kaymak tabakasının yaşadığı sokaklar burada.

Skeppsholmen  kısa bir köprüyle ulaşılabilen bu küçük ada, Modern Sanat Müzesi, Mimarlık Müzesi gibi birkaç önemli müzeye ev sahipliği yapıyor, aynı zamanda üzerine ikonik bir kraliyet tacı kondurulmuş olan köprüsünden Gamla Stan ve Kraliyet Sarayı manzarasını fotoğraflamak en instagramik/ turistik aktivitelerden biri.

Kungsholmen adasının en önemli yapısı, kıyıda dikdörtgen kulesi ve kırmızı tuğlaları ile kentin baş imgelerinden biri olan Belediye Sarayı. Nobel ödüllerine de ev sahipliği yapan bina, rehberli turlarla ziyarete açık.

Södermalm mahallesini tanımlamak için İstanbul’un Cihangir’i veya Moda’sı diyebiliriz, mahallenin ara sokaklarında ve cafe-bar, pub vb. mekânlarda bolca bohem gençliğin konuşlanmış olduğunu görebilirsiniz. Özellikle de Londra’nın Soho’suna ithafen “SOFO” (South of Folkungagatan) diye anılan bölgede şık restoranlar, yeni nesil kahveciler ve trend butikler bulabilirsiniz.

Langholmen Södermalm’ın kuzeybatısında kalan bu küçük yeşil ada, günümüzde parkları bahçeleri, piknik alanları ve kumsalları ile rekreasyon imkânları nedeniyle popüler olsa da, 1974’e kadar bir hapishane adasıymış,  hapishane yapısı, günümüzde içinde hapishane müzesini de barındıran popüler bir pansiyon olarak hizmet vermekte.  Adada aynı zamanda kenti en eski tersanesini de (The Mälarvarvet) görmek mümkün.

Hammarby Sjöstad semti turistik olmakta ziyade, şehrin güney kesiminde nezih bir iskan bölgesi niteliğinde. Özellikle çöplerin ve suyun geri dönüşümü için sunduğu çözümlerle ekolojik yerleşim ödülü almış, başarılı bir kentsel dönüşüm örneği. Yaklaşık 19 bin kişinin yaşadığı semtte,  arabalar için evlerin altına yapılmış park yerleri, çocuklar için parklar ve oyun alanları, atıkların geri dönüşümü için merkezler ve hava basıncıyla işleyen belli bir merkeze bağlanan renkli çöp boruları, hatta organik atıklardan elde edilen biyogazla çalışan otobüsler bulunuyor. İsveç, bu semtte oluşturulan çöp atık ve geri dönüşüm sistemini bazı ülkelere ihraç etmiş bile…

Stokholm Gezi Güncesi: İnternet ortamındaki yüzlerce zengin içerikli gezi bloğunu düşününce Stokholm hakkındaki kişisel güncem ilgi çekmeyecektir belki ama en azından 4 günlük bir gezide bu kentte hangi tempoda, ne kadar yer görebilir sorusuna bir cevap olabilir düşüncesiyle gezi defterimde tuttuğum az ve öz notlarımı aşağıya aktarıyorum;

02 Mayıs 2016 Pazartesi:  Sabiha Gökçen havalimanından Saat 9 da kalkacak olan uçağımız bir saat rötar ile saat 10 da kalkabildi. 3,5 saatlik yolculuk ile Stockholm’e indik. Hava 15 derece ve güneşli, tam bir bahar havası.  Arlanda havalimanında Pasaport kontrolde görevli, geliş sebebi, kalış süresi, kacağımız otel ve mesleğimiz konularındaki sorularını cevap aldıktan sonra pasaportlarımıza damgayı bastı ve böylece resmen İsveç’in başkentine adım atmış olduk.

Gelmeden önce dersimizi çalıştığımızdan, daha sonra uğraşmamak adına Havalimanı içindeki turist enformasyon bürosundan birer harita ve şehiriçi ulaşım kartının 72 saatlik olanından (SL Card)  alarak, hemen yanındaki asansör ile bizi şehir merkezine götürecek trenin  (Arlanda Ekspres)  kalktığı platforma indik. SL Card, Arlanda ekspresinde geçerli değil, onun için ayrıca bilet almak gerekiyor. Arlanda ekspresi için bileti önceden internetten alırsanız indirimli oluyor, ama her yerde bolca bilet otomatı da var. Ben internetten gidiş-dönüş almıştım. Alırken kullandığım kredi kartı da bilet yerine geçiyormuş, yanında print edilmiş bir kağıt vs. taşımak gerekmiyor, bu yönden pratik. Tren hareket ettiğinde görevli dolaşıp bilet kontrolü yapıyor. Kredi kartımı elindeki pos makinesine benzer bir cihaza takıp geri verdi.  Arlanda ekspresinde bedava wifi hizmeti de var.

Havalimanından Merkez tren garına 20 dakikada geldik. Buradan yeraltında biraz yürüyerek “T-bana” tabelasını takip ederek metro istasyonuna varıp, Yeşil hat’a binerek otelimize gittik. Norrrmalm semtindeki otelimizi Booking.com’dan seçmiştik. (Hotel Birger Jarl) Odamıza yerleşip biraz dinlendikten sonra hemen kendimizi sokağa attık. İlk olarak şehri keşfetmeye merkezden başlamalı deyip, metro ile Gamla Stan’a gittik. Sokaklarda epey turlayıp etrafa baktıktan sonra ki saat 18.00 e gelmişti, hem yorulmuş, hem acıkmış olduğumuz için vitrinindeki çekici sandviç, pay ve kişleri gözümüze çok cazip görünen bir kafeye girdik. (Schweizer Cafe) Self servis çalışan cafede, vitrinden göstererek somonlu-ıspanaklı kiş ile raventli kiş seçip iki de kahve söyledik. Kasada ödemeyi yapıncaya kadar tabaklarımız hazırdı. Kahve için 2 boş fincanı elimize tutuşturdular, meğer kasanın yanında tezgâh üzerindeki makinadan kendimiz dolduracakmışız. Tabaklarımızda vitrinden seçtiğimiz kiş dilimine ilave olarak, salatası, sosu, ekmeği ve de büyükçe bir kavun dilimi de tablo gibi yerleştirilmiş görünce hem mutlu olduk hemde bu doyurucu menü hale gelen tabağımız ile aç midelerimiz bayram etti. Schweizer Cafe’nin dekorasyonu da çok hoş.  Cafede böylece dinlendikten sonra biraz daha ara sokaklarda yürüyüp, Kraliyet Sarayına geldik. Tesadüfi denk geldiğimiz, askerlerin nöbet değişik merasimini izleyip, kuzeye doğru devam ederek Parlamento binasına ulaştık. Burada güzel fotoğraflar çekip, Opera binası yanındaki büyük parkın (Kungsträdgården)  içinde girdiğimizde ise pembe bir rüya gibi sakura ağaçları ile karşılaştık. Japonya fotoğraflarına bakıp iç geçirdiğim sakuralara burada rastlamak, altında yürümek,  benim için acayip güzel bir sürpriz oldu. Benim gibi meraklısı varsa en yakın Sakura rotaları ile ilgili yazım şu linkte

Sonra yine kıyı kıyı bakınarak Djurgarden adasına bağlanan köprüye kadar yürüdük. Köprüden adaya geçerken ilk beğendiğimiz şey; kafelerde güneşli akşamüstü saatlerinin keyfini sürülen çok huzurlu ve keyifli görünen insanlar oldu. Sonrası İstanbullu bir bünye için bol yeşillik, bol oksijen, deniz kokusu derken kent içinde mi, yoksa sayfiyede miyim şaşkınlığı. Bu ada Royal Park’ın bir parçası. O saatte artık kapanmış olan Skansen Açık Hava Müzesi önüne kadar yürüyüp, sonrada bulduğumuz ilk tramvay ile geri döndük. Tramvayın son durağında inince kuzeye doğru rastgele sokaklara dalıp yürüyerek Ulusal Kütüphaneye ve arkasındaki parka ulaştık. Parkta ufak bir ihtiyaç molasından sonra elimizdeki haritaya gözatıp, otelimize çok yaklaştığımızı farkedince toplu taşımayı ve yorgun tabanları boşverip, yürümeye devam ettik. Böylece şehirde bir çember çizip, hem farklı bir rotadan otelimize varmış, hem de otelimizin arka sokağında 23.00’e kadar açık bir market olduğunu keşfetmiş olduk. Biraz meyve ve atıştırmalık alarak odamıza çıktığımızda saat 21.00 e geliyordu ve hava henüz yeni kararmaya başlamıştı.

Marketlerde normal su satılmıyor sanırım, çünkü koca marketi altüst ettiğimiz halde kesinlikle bulamadık, hepsi gazlı idi. Ancak gezi boyunca bir daha suya para vermeyip, elimdeki pet şişeyi hep musluk ve çeşmelerden doldurdum. Kentte musluktan akan suyun içilebilir olması birçok cafe ve restoranda da suyun bedava olmasını sağlamış.  Ayrıca belirtmek istediğim şaşırtıcı bir detay ise; cebimde 1 kuruş isveç parası olmadan geldiğim bu kentte, gezi boyunca hiç nakit para harcamaya ihtiyaç duymadan, wc dahil hertürlü harcamayı kredi kartı ile gerçekleştirebilmiş olmak. Yanımda bulundurduğum euro’ları bozdurmak gerekmedi.

03 Mayıs 2016 Salı:  Kahvaltı sonrası saat 10 civarı çıkıp, metro ile yine Gamla Stan’a ulaşıp, dün yürüyerek gidip tramvay ile döndüğümüz Djurgarden adasına bu kez tekne ile gittik. Şehir içi ulaşımın bir parçası olduğundan SLcard bu teknelerde de geçerli. Djurgarden adasına varınca ilk önce en merak ettiğimiz Vasa Müzesine girip, meşhur Viking gemisini ziyaret ettik. Koca bir geminin üzerine müzeyi inşaa etmişler, 1600’lerde nasıl battığı, sonra 1950-60’larda yapılan batık kurtarma çalışmaları, içinden çıkan eşyalar, videolar fotoğraflar hepsi oldukça ilginçti.

Sonra 7 nolu tramvay ile Skansen Açık Hava Müzesine gittik, oldukça büyük bir alana yayılmış olan çiftlik evlerini gezip, eski dönem yaşantısını, ekmek yapımı, çömlek yapımı vs. gösterileri izledik. Ayı, kurt, ren geyiği ve bizon gibi İskandinav coğrafyasında yaşayan hayvanların bulunduğu bölgeleri dolaşıp, havanın da şurup gibi olmasının tadını çıkarıp, arada yorulunca parklara çayır çimenlere yayılıp dinlenerek gezdik. Kapanış saati olan 17.00 e kadar Açık Hava Müzesinin tamamını ancak dolaşabildik. Giriş kapısının hemen yanındaki cafede bir kahve molasından sonra 7 nolu tramvay ile yeniden şehir merkezine döndük.

Fika saati    “Dünyada en çok kahve tüketen milletlerden biri olan İsveçliler tatlıları da çok seviyorlar. İşte “fika time” böyle bir ihtiyaçtan doğmuş, Fika, coffee break olarak tanımlansa da, kahve yanında küçük bir tatlı yada kurabiyenin yendiği atıştırma vakti denebilir. Fika’nın bir kelime anlamı yokmuş, eski Nordik dillerinde var olan ve “cep” anlamına gelen bir kelimeden türetildiği söyleniyor. Yani ceplik yemek gibi bir şey.”

Sadece meraktan gittiğimiz zengin mahallesi Ostermalm’da şöyle kısaca bir turladıktan sonra yine T-Centralen metro istasyonunun bulunduğu meydana geldik. Bu kez metroyu kullanmayacak olsak da, özellikle istasyonun fotoğraflarını çekmek için aşağıya platformlara kadar indik, çünkü Stokholm’ün birçok istasyonu gibi burası da adeta bir sanat eseri gibi dekore edilmiş.  (Stokholm Metrosu ve metrodaki sanat istasyonları ile ilgili detaylı yazım şu linkte) Oradan yayalaştırılmış Drottningatan Caddesi boyunca yürüyüp, Hötörget metro istasyonu yakınlarında bir cafede karnımızı doyurup, metro ile otele döndüğümüzde saat 22.00’ye geliyordu.

04 Mayıs 2016 Çarşamba:  Sabah ilk olarak Belediye Binasının (Stadshuset)  bulunduğu meydana gittik. Binanın içi rehberli turlar ile gezilebiliyor ancak biz içerisini gezmek yerine, su kıyısına açılan güzel sütunlu avlusunda vakit geçirip fotoğraflar çektikten sonra, yanındaki su kanalı boyunca yürüyerek mahalle keşfine çıktık. Saat 12.00 ye geldiği için çevrede çalışanların, bu güzel bahar gününde, suları pırıl pırıl parlayan kanal kenarındaki parklara ve iskelelere yayılmış, yanlarında getirdikleri sandviç, salata gibi yiyeceklerini yiyip sohbet ederek keyifli bir öğle molası geçirdiklerini gözlemlemek hoştu. Biz de onlara uyup otelin açık büfe kahvaltısında hazırlayıp yanımıza aldığımız sandviçlerimizi bir ağacın yan yatmış gövdesine oturarak piknik havasında yedik. Buradan kısa bir yürüyüşle ulaştığımız T-Centralen’den metroya binip, Ericson Globe’a gittik.

Dünyanın en büyük küresel yapısı olan Ericson Globe, (U2, Bruce Springsteen, Metallica, Lady Gaga ve Beyoncé konserleri, hokey ve hentbol şampiyonaları gibi) büyük müzik ve spor organizasyonlarına ev sahipliği yapıyor. Bu bölgede ayrıca başka bir kapalı stadyum ve kongre-fuar merkezi de var.

Ericson Globe’un tepesine çıkan ve kendisi de küre şekli olan cam manzara asansörü, kavisli gövde boyunca raylar üzerinde kayarak yükseliyor ve en tepede bir süre durduktan sonra tekrar aşağıya iniyor. Evet, kabul etmek gerekirse küre şeklindeki dev bina ile panoramik asansör mimari açıdan oldukça ilginçti, ancak yukarıdan seyredilen manzara bize çok da etkileyici gelmedi, şehir merkezi epey uzaktan görünüyordu.

Keşke daha önce okusaydım dediğim bir yazıda; güzel bir Stokholm silüeti ve manzara için (hava güzelse hafiften bir piknik havasına da büründürebileceğiniz bir aktivite olarak) Södermalm’deki Skinnarviksberget tepesi ya da ufak bir ücret ödemeyi göze alarak Kaknas kulesinin (Kaknästornet) asansörle çıkılan manzara terası öneriliyor.  Ayrıca ingilizce şu linkten kentin diğer manzara noktalarına bakabilirsiniz.

Sonra Sodermalm mahallesinde SOFO olarak adlandırılan şehrin bohem bölgesine metro ile ulaşıp sokakları keşfe çıktık. Burası kentin diğer yerlerine göre biraz daha salaş sanki. Ara sokaklarda biraz turladıktan sonra bir kilisenin büyük bahçesinde çimenlere yayılmış oturan gençleri görünce biz de yorulan ayaklarımızı dinlendirmek için yeşilliklere serilip, bulutları seyredip dinlendik. Tekrar yürüyerek, Sodermalm mahallesinin Gamla Stan’a bakan kuzey kıyısına geldik. Bulunduğumuz teras, kıyıdan oldukça yüksekte olduğu için deniz kıyısına merdivenle iniliyor. Aşağıda kıyıda ise büyük cruise gemilerinin yanaştığı bir liman ve çağdaş fotoğrafçılığın merkezi sayılan Fotoğrafçılık Müzesi var. Biz aşağıya inmeyip, manzarayı seyrettikten sonra metro istasyonuna geri yürüyüp, tekrar Gamla Stan mahallesine gitmeyi tercih ettik, günbatımı burada çok güzel, sokaklar hareketli, dükkanlar kapanmış ancak restoran, bar ve cafeler kalabalık, dondurmacılar ise ekstra kalabalık. Şehrin kalbi burada atıyor.

05 Mayıs 2016 Perşembe:  Son günümüzde halen İsveç hükümdarının resmi ikametgâhı ve ana kraliyet sarayı olan binayı yani Kungahuseti gezmek için yine Gamla Stan’a gittik, saray kompleksinin ziyaret açık müze bölümlerini kapsayan kombine biletlerimizi (ücret:150 SEK) alıp, önce kraliyet taçlarının olduğu hazine bölümünü, sonra saray binasının tarihini anlatan Kronor müzesini, sonra Kral 3. Gustav’ın antik koleksiyonlarının sergilendiği salonu gezdik. Kombine bilete dâhil olan kraliyet ailesine mensup soyluların mezarlarının bulunduğu, aynı zamanda çan kulesi ile kentin siluetinde karakteristik bir öğe olan Riddarholmen kilisesi ise yolun karşısında 500 metre ileride.

İsveç Krallığı, parlamenter demokrasiye dayalı anayasal bir monarşi ile yönetilmektedir. Kral’ın yetkileri törensel ve sembolik mahiyette olup, devleti temsil ile sınırlandırılmıştır. Kral 16. Carl Gustaf 1973 yılında tahta çıkmıştır. Yürütme yetkisi bakanlar kurulunca kullanılır. İsveç Parlamentosu “Riksdag” 349 üyeli bir tek meclisten meydana gelir. Parlamento üyeleri her üç yılda bir yapılan seçimlerle seçilir.

Kraliyet sarayı önünde askerlerin bandolu atlı geçit törenine denk gelince biraz seyredip, tekrar Gamla Stan sokaklarında hediyelik eşya mağazalarını gezerek, vapura binmek üzere iskeleye geldik.

Stokholm çevresindeki binlerce adanın oluşturduğu takımadalar “Archipelago” olarak adlandırılıyor.  Amacımız sınırlı vaktimizde archipelago havasını da hissetmek üzere en yakın adaya gitmek. Çünkü bu adalara çok çeşitli feribot seferleri düzenleniyor. 3-5 saat süren de var 8 saat sürende. Yarım saatlik mesafede küçük bir ada olan Fjaderholmana’a saat 17.00 de kalkan küçük feribota binip manzarayı seyrederek zevkli bir yolculuk yaptık. Adaya vardığımızda iskelede dönüş için bekleyenlerin oluşturduğu uzun bir kuyruk vardı. Ada gerçekten çok küçükmüş, yarım saatte yürüyerek çevresini dolaştık. Balıkçı kasabası havasında, balıkçı barınakları, birkaç restoran-cafe ve bir iki atölye (cam, gümüş vs.) dışında doğal ortam korunmuş. Saat 18.00 de gelen vapura binip Stokholm’e geri döndük.

Planladığımız her yeri gezip bitirdiğimiz için bu şehirdeki son saatlerimizi de haritadan öylesine bir durak seçip T-Centralen istasyonundan kırmızı hat ile ulaştığımız küçük bir göl kenarında adını bilmediğimiz mahalleye ayırdık. Turist rotalarından uzakta, konut bölgesi olan mahallede, göl kenarına vardığımızda, akşam güneşinin suya vuran o güzel gölgeleri bizi karşıladı, balık tutan, koşu yapan, çocuk arabası ile yürüyüş yapanların arasına karışıp, gölün çevresini turladık. Kendi şehrimizde hasretini çektiğimiz, bu kentte ise bol bol ferahlığını ve huzurunu yaşadığımız açık yeşil alanlar için bir kere daha iç geçirip, yine aynı metro hattından otele geri dönüp, bavullarımızı topladık. Çünkü yarın sabah kahvaltıdan sonra direk havalimanına gideceğiz. Stokholm’e veda zamanı geldi, bol güneşli bahar havasında yeşil ve maviye doyarak, sakinliğini, dinginliğini ve göz yormayan mimarisini deneyimlemek keyifliydi.

Not: Yazını başındaki kent silueti dışında tüm fotoğraflar gezi sırasında tarafımca çekilmiştir.